Çocuk Hastalıkları Biliminin Gelişmesi


40 yıl öncesine kadar, çocuk hekiminin (çocuk hastalıkları uzmanı) etkinliği sıfır değilse bile pek azdı. 1934 yıllarında bir çocuk hastanesini gezen kişilerin karşılaştıkları tabloyu gözlerimizin önünde canlandırmaya çalışalım.

Kuşpalazı koğuşu olarak kullanılan küçük binadan, kuşpalazına tutulmuş küçüklerin attığı boğuk çığlıklar yükseliyor, bazıları gırtlaklarına yerleştirilmiş bir boru, bazıları boyunlarından geçirilip soluk borularına uzatılmış bir boru (son kurtuluş umudu) yardımıyla soluk alıyor, kötücül difteriye özgü balmumu rengi yüzleriyle ölümü bekliyor.

Süt bebekleri bölümünde, bir deri bir kemik kalmış, kuşkulu bakışlı, gözleri yuvalarına gömülmüş çocuklar, önü alınmakta hiç de başarılı olunmamış su yitimi nedeniyle ölümü beklemekteler.
cocuk Hastalıkları

O dönemlerde beyin zarları iltihabı (menenjit), annelerin büyük korkusuydu. Verem kökenli, pnömokok kökenli beyin zarları iltihaplarından kurtuluş yoktu. Yalnızca menengokok kökenli beyin-omurilik iltihabı, hastaların çoğunda tedavi edilebiliyor, ama genellikle çeşitli izler bırakıyordu.

Solunum sistemi iltihaplarının sık görülen ve çok tehlikeli sonucu (günümüzde çok ender raslanır) olan atipik zatürreler (akciğer loblannın değişik bölümlerinin iltihaplandı, zatürre), ailelerin tepesinde bir Demokles kılıcı gibi sallanmaktaydı. İvegen eklem romatizmasının kalp hastalığına yolaçmasını önlemekte (yolaçtığı zaman da tedavi etmekte) kullanılan yöntemler genellikle yetersiz olduğundan, ölüme engel olunamıyor, olunsa bile kalp kapaklarında kalıcı bozunlar önlenemiyor ve uzun dönemde tehlikeli sonuçlara yolaçıyordu.

Çocuk felcine karşı da savunma olanağı yoktu. Hastalığın solunum yollarını etkileyen türleri öldürücü oluyor, öldürücü olmadıkları zaman da hafif ya da ciddi sakatlıklara yolaçıyordu.

Kuşkusuz o dönemlerde de bazı ilerlemeler gerçekleştirilmişti. İnsülinin bulunması sayesinde küçük hastalarda şeker hastalığının asidoz komasına (keto -asidoz) doğru ilerlemesi engelleniyor, hastalık dengelenerek, hasta normal kişiler arasına katılıyordu. Cerrahi de ilerlemişti. Mide kapısı darlığı 1900′lerden beri ameliyatla düzeltilebilmekteydi. Apandis iltihabı (apandisit), yeterli ve hızlı koşullar altında teşhis ve tedavi edilebilmekteydi. Ortopedide ilerlemeler gerçekleştirilmekteydi.

Ama bütün bunlar, son 30 vede 40 yılın başdöndürücü ilerlemesiyle karşılaştırıldığında son derece önemsiz görünmektedir.

Günümüzde hastanelerde artık kuşpalazı koğuşu yoktur; çünkü aşı sayesinde bu hastalık ortadan kalkmıştır. Çocuk felci de aşı sayesinde, nerdeyse yok denecek kadar azalmıştır. Veremli çocuklara Batı ülkelerinde hemen hiç raslanmamakta, hastalık yalnızca zorunlu BCG aşısının yaygın biçimde uygulanmadığı ülkelerde görülmektedir. Kuşpalazı ve çocuk felcinin ortadan kalkması, veremin büyük ölçüde gerilemesi, uygulanması kolay, az masraflı ve çocuk açısından tehlikesiz olan koruyucu yöntemler sayesinde elde edilmiş tartışılmaz sonuçlar, gerçek zaferlerdir.

Antibiyotiklerin bulunması, enfeksiyon hastalıklarının aşağı yukarı tümünü tedavi etmeyi sağlayan pek çok ilaç çeşidinin piyasaya sunulmasını sağlamıştır. İvegen beyin zarları iltihabı (akut menenjit) ve septisemi tedavisinde başarı şansı, günümüzde çok yüksektir. Yeni doğmuş çocuklarda görülebilen tehlikeli enfeksiyonlar da, erken başlanan ve iyi yürütülen tedavi karşısında altedilebil-mektedir. Ayrıca antibiyotikler, bazı enfeksiyon hastalıklarından korunmayı da sağlamaktadır. Sözgelimi yıllar boyu sakıncasızca sürdürülebilen aylık penisilin iğneleri, çok tehlikeli kalp ihtilaflarına yolaçtığı bilinen ivegen eklem romatizmasının tekrarlamasını önlemektedir.

Kortizon ve türevlerinin bulunması, ivegen eklem romatizmasının kalbe sıçramalarına karşı etkili bir tedavi sağlamıştır.

Başka pek çok durumda da yararlı bir kaç olan kortizonun en büyük başarıyle kullanıldığı alan kuşkusuz budur

Yeniden canlandırma ve uyuşturum alanlarındaki ilerlemeler, çocukların korunmasında daha önemli adımlar atılmasını sağlamıştır. Sözkonusu ilerlemeler, çocuğun yaşamla ilgili işlevlerindeki eksikleri ödünleyerek, beden sıvılarındaki dengesizlikleri düzelterek, soluk almayı ve kalbin çalışmasını sağlayarak, hastanın iyileşmesi için gerekli birkaç saat ya da günlük sürede sağ kalmasına olanak vermektedir. Büyük ölçüde su yitimine uğramış kişiler böylece, geç kalınmama-st koşuluyla, durumlarını birkaç saat içinde değiştirebilecek bir tedaviden yararlanabilmektedirler. Çocuklarda büyük ölçüde su yitimi durumlarında, bedenin gereksinimlerine günden güne daha uygun sıvıların damardan verilmesiyle (günden güne gelişen yöntemlerle), kurtuluş şansı aşağı yukarı yüzde 100′e yükseltilmiştir.

Yeniden canlandırma yöntemlerindeki bu gelişmeler, çocuk cerrahisinde de daha yürekli atılımlara olanak vermiştir. Buna, yeni doğmuş çocuk cerrahisinden bir örnek verelim: Yeni doğmuş çocuğun yemek borusunda oluşum bozukluğu vardır; yemek borusu birbiriyle ilişkili olmayan iki boğumdan (alt ve üst) oluşmaktadır. Bu durumda çocuk eskiden mutlaka ölürdü. Oysa günümüzde, yaşamın ilk saatlerinde yapılan bir girişimle iki boğum arasında ilişki kurulması, normal besin almayı sağlayacaktır.

Sinir cerrahisinden de bir örnek verilebilir: Çocuk hidrosefaldır; yani, normalde karmaşık bir kanallar sistemi içinde dolaşıp hücrelerce emilmesi gereken sıvı, beyin içindeki iki karıncıkta gerginlik yapmakta, dolaşım yokluğu nedeniyle baş büyümekte (sıvı biriktikçe), karıncıkların gerginliği beyin maddesini ezecek boyutlara varmaktadır. Bu durumda, deri altından geçirilerek karıncıklardan birine ulaştırılan plastik maddeden bir boru sistemiyle, fazla sıvı karıncıktan karın zarına aktarılır ve kafatasındaki hacim artışı önlenir; hastanın biraz da şansı varsa, zihinsel gelişmesi normal olacaktır.

Kalp cerrahisinin uygulanma alanı da günden güne gelişmekte, bazı durumlarda tam ve kesin, bazılarında ise büyük ölçüde iyileşme sağlamaktadır. Kalp cerrahisi giderek daha küçük çocuklara uygulanabilmektedir (son yıllarda süt bebeklerine bile uygulanmaktadır).

Bu arada, tekniklerdeki ilerlemenin çocuk hekimliğine katkılarından da sözetmek gerekir.

Süt bebeklerinin ve çocukların sidiklerinin çoğunlukla irinli olduğu uzun süredir bilinmekteydi. Ayrıca, sözkonusu enfeksiyonların inatçı ve tekrarlayım oldukları da biliniyordu. İğneyle damar icıne iyotlu bir madde verilerek sidik yollarının filmini çekme olanağı bulunmasından bu yana, çocuklarda boşaltım sistemi oluşum bozukluklarına ne ölçüde raslanabileceği öğrenilmiştir. Bunun uygulamadaki sonucu çok önemlidir; çünkü bazı hastalarda cerrahi girişimle oluşum bozukluğunu ortadan kaldırmak, böylece uzun dönemde böbreklerin bozulması ve kan üre düzeyi yüksekliğiyle sonuçlanabilecek sürekli iltihaplanmaların önünü almak başarılmaktadır.

Beyin elektrosu, küçük çocuklardaki çırpınmaların daha iyi incelenebilmesine ve tedavisine olanak vermiştir.

Yakın tarihte, biyokimya alanındaki gelişmeler, «metabolizma kusurları» diye adlandırılan durumların daha iyi anlaşılmasına olanak vermektedir. İnsan organizmasının son derece karmaşık bir dizi kimyasal tepkime sayesinde yaşamını sürdürebildiği bilinmektedir. Sözkonusu tepkimeler birbirlerine sıkı sıkıya bağlıdır. Bunların işlerliğini sağlayan da, bünyenin çok küçük dozlarda salgıladığı enzim adı verilen maddelerdir.

Bu enzimlerden biri bulunmadığındın, bir dizi zincirleme tepkime de durmakta, gerekli bazı kimyasal değişiklikler olamamaktadır. Bu durumda bazı maddeler, yıkıma uğramadan, olduğu gibi organizmada birikerek zehirlenmelere yolaçar, önemli bozukluklar oluşturur. Hastaların çoğunda, bu bilgilerden pratik bir yarar sağlama olanağı yoktur; ama bazılarında, beslenme önlemleriyle başarılı sonuçlar alınabilmektedir.
Bir örnek verelim: Kan galaktoz düzeyi yüksekliği, organizmada galaktoz birikmesine bağlı bir hastalıktır. Galaktoz karaciğerde birikirse siroza, gözün billur cisminde birikirse katarakta (göze perde inmesi), beyinde birikirse ciddi aptallığa yolaçar. Galaktoz, laktozun (laktoz sütün normal bileşenlerinden biridir) değişim süreci içindeki ara şekerlerden biridir ve sürecin sonunda organizma tarafından özümlenebilir glikoza dönüşmesi gerekir. Enzimlerden birinin yokluğu, tepkimenin galaktoz aşamasında durmasına yolaçar. Yokluğu çekilen enzimin yerine bir başkasının konması olanağı yoksa, tedavi, alınan besinlerden laktozun çıkarılmasını, bir başka deyişle sütlü maddeler yenmemesini gerektirecektir. Teşhis ve tedavi erken olursa, çocuğun normal gelişmesi ve ilerde normal bir ömür sürmesi sağlanabilir.

Kötücül hastalıklar konusundaki sonuçlar bu kadar parlak değildir. Kan kanseri, tehlikeliliğini henüz korumaktadır; ama ilaçlarla, sağ kalma süresi büyük ölçüde uzatılabilmektedir; hastalık tekrarlamadan 8 yıl geçirebilen çocuklara kurtulmuş gözüyle bakılabilir.

Kötücül urların tehlikelilik derecesi her birinde değişiktir. Cerrahiden, iyonlaştırıcı ışınlardan ve ilaçlardan birlikte yararlanmak koşuluyla biraz başarı beklenebilir. Süt bebeklerindeki birçok kötücül böbrek urunun kesinlikle iyileşebileceği bilinmektedir.

Çocuk hekimlerinin karşılaştıkları en güç ve acımasız sorun, süreğen beyin hastalığıdır. Eskiden, çocukların çok dayanıksız oldukları enfeksiyon hastalıklarına karşı silahsızdık. Günümüzdeyse, bu çocukları yaşatmak olanağı vardır. Beyin gelişmeleri pek sağlam olmayan erken doğmuş çocuklar da yaşatılabilmektedir. Ama ilaçlar, zihin yeteneklerini iyileştirmeye yetmemekte, zeka geriliğinin ciddi olduğu durumlarda eğitim girişimleri de etkisiz olmakta, hekimin ana-ba-baya yapabileceği tek hizmet, dünyaya beyin hastalıklı bir çocuk getirmenin tehlikelerini açıklamak olmaktadır. Genetik bilgilerimizin gelişmesi, sorunu günden güne daha açık ve seçik biçimde görmemizi ve beyin hastalıklı çocuk dünyaya getirme olasılığı yüksek anne-babaları tek tek ele alarak gerekli öğütleri verebilmemizi sağlayacaktır. Sorunun daha iyi anlaşılmasını sağlamak için birkaç örnek vermeye çalışalım,:

— oksijen yetersizliği nedeniyle beyin az ya da çok yıkıma uğramış olabilir. Yeterli oksijen alamamanın nedenleri arasında etenin yerleşmesindeki bir anormallik, annenin dölyatağındaki bir anormallik, doğum sırasındaki güçlükler ya da yeni doğmuş çocuğun ciddi bir enfeksiyona yakalanması sayılabilir;

— virüs kökenli bir enfeksiyon, gebelik döneminde beynin gelişmesini etkileyebilir; buna, gebeliğin ilk aylarında annenin kızamıkçığa yakalanması sonucu dölütte oluşan bozukluklar örnek gösterilebilir. Ayrıca, gebe olduğu bilinmeyen bir kadına embriyo ya da dölüt için tehlikeli olabilecek ilaçlar verilmesi, tedavi dozunda X ışınları kullanılması, embriyonun ya da dölütün gelişmesini etkileyebilen olaylardır;

— bireyin fiziksel kişiliğinin anne ve babasından gelen genlerin birleşmesiyle oluştuğu bilinmektedir. Genler çifttir (biri anneden, öteki babadan); iki anormal genin birleşmesi, doğuştan anormallik etmenlerinden biridir (buna çekinik otozom hastalığı adı verilir). Yalnızca anne tarafından aktarılan bazı hastalıklarsa, yalnızca erkek çocuklarda görülmektedir (cinse bağlı kalıtım);

— bazı anormallikler de çocuğun hücrelerinde fazladan bir kromozom bulunmasından ileri gelir. Mongolizm diye adlandırılan,, biçim bozukluğunun nedeni.

yaklaşık yirmi yıldan beri bilinmekte olduğu gibi, aynı bireyde iki yerine üç. tane kromozom 21 bulunmasıdır.

Sonuçlarsak, doğuştan anormalliklerin nedenleri şöyle sıralanabilir: Dölütün yeterince oksijen alamaması; gebelik sır asında mikrop ya da zehir etkisinde kalması; genlerde anormallik; kromozomlarda anormallik. Klinik ya da biyolojik bir incelemeyle teşhis olanağı bulunursa aıheye bu konuda bazı kesin açıklamalar yapılabilir. Sözgelimi bir çocukta, gebelik sırasında annenin geçirdiği kızamıkçık hastalığına bağlı doğuştan bozukluklar oluşmuşsa, ondan sonra doğacak bütün çocuklar normal olacaktır.

Bir çocukta çekinik bir otozom hastalığı (kalıtımsal) varsa, sonraki çocuklarda hastalığın tekrarlama olasılığı 1/4′tür.

Cinse bağlı kalıtımsal hastalık durumunda, kız çocukların tümü normal olacak, ama aralarından bazıları hastalığı kendi çocuklarına aktarabilecek, her 2 erkek çocuktan biriyse hasta doğacaktır.

Oksijensizlikten ileri gelen bozuklukların tekrarlama olasılığı azdır. Ama, gene de, tekrarlamayı önleyebilmek için nedenlerin araştırılması gerekir.

Mongolizmin sonraki çocuklarda da görülmesi enderdir; ama geçerli bir öğütte bulunmak için, çok kesin araştırmalar yapılmalıdır.

Uroloji Hastaliklari

İYE: İdrar Yolu Enfeksiyonu

İdrar Kaçırma

Renal Hücreli Kanser

Böbrek Tümörlerinin Tedavisi

Kabizlik ve Bagirsak Hastaliklari

Kabızlık ve Bağırsak Hastalıkları

Lif yoksunluğundan en fazla şikayetçi olan organ şüphesiz kalınbağırsaktır. Bu eksikliğin ilk belirtisi, bağırsak geçişinde önemli bir azalma, yani kabızlıktır. Batı ülkelerinde çeşitli kalınbağırsak hastalıklarındaki önemli artışın nedeni, yeteri ka­dar lifli besin alamamaktır. Gerçekten dışkı hacmindeki azalmanın kalınbağırsak üzerine dolaylı ve dolaysız etkileri vardır:

Dolaysız etki: Kalınbağırsak kasları çok küçük hacimlerdeki dışkıyı ilerle­tebilmek için büyük güçlüğe maruz kalırlar. Onlann daha sık ve daha şiddetli kasılmaları kalınbarsağın iç cidarını zaafa uğratır. Bundan başka liflerin iş­levlerinden biri, kalınbağırsak için zehirli farklı molekülleri gözeneklerinde tutabilmesidir. Lif yokluğunda ise zehir etkisi artar.

Dolaylı etki: Lif yokluğunda bağırsak geçişi yavaşlar. Böylece dışkı, kalın­bağırsak cidarı ile daha uzun süre temasta kalır ve cidarı etkiler. Ayrıca, ba­ğırsak kaslarının çalışması ve dışkılama çabalarıyla kalınbağırsakta basınç artar ve cidarını zaafa uğratır.
Böylece bizzat lif yokluğuna bağlı ve lif yokluğu ile oluşmuş kabızlığa bağlı ihti-latları ayırmak çok güçtür. Bu nedenle lif yokluğuna bağlı bağırsak hastalıkları, kronik (süreğen) kabızlıklara bağlı olarak gelişen hastalıklarla aynıdır. Bu ihtilaf­lardan daha önce bahsedilmişti; burada yalnızca anımsanmakla yetinilecektir:

1- Kalınbağırsak divertikülozu (çıkmazlığı)
2- Akut divertikülit
3- Fekalom (dışkı tıkacı)
4- Kalınbağırsak kanseri.

Kabızlığın Önlenmesi – Herkes için Lif

Güncel beslenme alışkanlığımız, ülkemizde özellikle büyük kentlerde, günde ancak 10-20 gr lif tüketildiği öngörülmektedir. Bu miktar çok belirgin olarak yetersizdir. Bu lif yoksunluğu, kabızlıktan şikayet eden pek çok kimsenin durumunu açıklar. Genel koruyucu amaçla, aşağıdaki şekilde dağıtılmış olarak günde 30-40 gr lif içe­ren bir beslenme önerilmektedir:

15-20 gram tahıl lifi
15 gram meyve-sebze lifi
3-5 gram kuru sebze lifi.

Bu miktarları düzenli olarak almanın gerekli olmadığı açıktır; bunlar yalnızca kay­nakça niteliğinde ölçülerdir. Örneğin hergün kuru sebze yeme zorunluluğu yoktur. Ortalama bir düzen kurmalıdır; haftada 2 tabak kuru sebze yemek yeterlidir ve ku­ru sebze gününde tam tahıl veya diğer sebzelerin tüketimini azaltmak gerekir. İyi bir beslenme dengesi bazı temel bilgileri tanımayı ve sağ duyuyu gerektirir.

Bazı inatçı kabızlık olgularında günde 30 gramlık lif payı, bu bağırsak sorununu yok etmek için yeterli olmayabilir. O zaman, bazen hoş olmayan ikincil etkilerden kaçınmak için bazı kurallara uyarak, kepek ilavesi gereklidir.

Tam Tahıllar

Dünyada ziraati en çok yapılan üç tahıl buğday, pirinç ve mısırdır. Ayrıca arpa, yulaf, çavdar ve kara buğday gelir. Tahıl insan beslenmesinin başlıca kaynağını oluşturur ve güncel olarak dünya nüfusu enerjisinin %60′mı tahıldan sağlar. Fakat dağılımı, ülkelerin yaşam düzeyine göre çok farklıdır. Gelişmekte olan ülkelerde kalori değerinin %80′inden fazlası tahıldan temin edildiği halde, zengin ülkelerde bu rakam ne yazık ki çok daha az olup %30 civarındadır. Bu durum endüstride ge­lişmiş ülkelerde kabızlıktan şikayetçi sayısının artmasında büyük sorumluluğu olan şeker ve yağın, azaltılan tam tahıl tüketiminin yerini almasından kaynaklanmaktadır.

Tahıl Taneleri

Tahıl tanelerinin oldukça benzer yapıları vardır. Örneğin Türkiye’de en fazla tüke­tilen buğday tanesi ele alınırsa, bunun başlıca üç kısmı olduğu görülür:

Çekirdek kısmı tanenin %80′ini oluşturur. Esas olarak sadece enerji veren nişasta ve glusid içerir. Liften çok fakir olduğu kadar vitamin ve madensel tuzlardan da yoksundur. Beyaz un ancak buğday tanesi nişastası içerir.
Çekirdek, çevre tabakaları denen bir seri zarflarla çevrilidir. Çekirdeğe kar­şılık bu tabakalar vitamin ve liflerden çok zengindir. Beyaz un elde edilirken maalesef bunlar atılmaktadır. Un buğday tanesinden ayrılınca, çevre tabaka­larının tümü kepek kısmında kalır. Bu da besinsel liflerin %50’sini oluşturur.
Tanenin embriyonunu içeren tohum, çevre tabakaları ve çekirdek arasına yerleşmiş küçük bir yuvarlakçıktır. Proteinler, E ve B vitaminleri gibi besleyici maddelerden çok zengindir. Tohum, buğday tanesinin %2+1/2′unu oluşturur. Beyaz un tane tohumu içermez.

Farklı Buğdaylar

Çok sayıda buğday çeşidi vardır. Bunlar iki sınıf altında toplanabilir:
” Kolayca una çevrilebilen buğdaydan elde edilen un, bütün pastacı ve fırın­larda kullanılır. Buğday Türkiye’de en fazla tüketilen tahıldır ve ne yazık ki fırıncılar liften fakir beyaz un kullanırlar. Diğer endüstride gelişmiş ülkelerde olduğu gibi, bizde de giderek yerleşen bu liften yoksunluğa karşı mücadele etmek için yalnızca kabızlıktan şikayet edenler değil, bütün Türk halkı, tam buğdaydan üretilen fırın ürünlerini yeniden keşfetmelidir.

Güç ezilen, oldukça dayanıklı taneli sert buğday, irmik ve besinsel hamurlar üretiminde kullanılır. Burada da maalesef, liften ve çevre tabakalarından yoksun buğday unu kullanılmaktadır.

Kabizlik Kolesterol ve Kalp Hastaliklari

Kabızlık Kolesterol ve Kalp-Damar Hastalıkları

Herkesin korktuğu ve sık sık adını andığı “kolesterol” nedir? Tansiyonum var veya beş kilo fazlam var gibi “kolesterolüm var” denilir. Fakat çok az kimse bunun ne anlama geldiğini doğru olarak bilir. Herşeyden önce, kolesterolün herkesde var olduğu bilinmelidir. Bu molekül organizma için gerekli olup onu iki şekilde sağla¬yabilir:

Kolesterol besinlerin yağ kısmında bulunur ve % 20-30′u besinlerle alınır.
Fakat kolesterol ihtiyacımızın büyük bir kısmı (%70-80) doğrudan organiz¬ma tarafından üretilir. Böylece herkesin korktuğu bu molekül, vücut için mutlaka gerekli olup organizma onu önemli miktarlarda üretmeye yetenekli¬dir. Kolesterolden itibaren organlar, yaşam için gerekli olan diğer çeşitli maddeleri hazırlayabilirler. Örneğin böylece cinsel hormonlar, kortizon (böbrek üstü bezi hormonu), D vitamini, farklı enzimlerin birbiri ardı sıra yaptıkları etki sayesinde bu molekülden üretilir.

Kolesterolün yapısal önemli bir rolü de vardır:

Hücre zarlarında, özellikle beyin hücre zarında toplanır. Beyin normal işlevini ko¬lesterolsüz sürdüremez. Karaciğer onların ihtiyaçlarını karşılamak için oldukça ha¬zırlıksız olan diğer organlar ve beyine kan ile taşınan kolesterolü yeterli miktarda üretebilir.
Beyin normal işlevini kolesterolsüz sürdüremez…

Kolesterol Niçin Düşürülmelidir?

Kolesterol yaşam için gereklidir! Peki neden korkulmaktadır? Korkulan onun fazla olmasıdır! Kolesterolüm var yerine “yüksek kolesterolüm var” denilmelidir. Ger¬çekten de kan kolesterolünün anormal artması, kalp-damar hastalıkları için birinci derecede tehlike etkenidir. Oysa, Türkiye’de ölümlerin %40′ma yakın bir kısmın¬dan bu hastalıklar sorumludur. Böylece kaygı verici özel bir sorun söz konusudur.

Damarlarda tahribat yapabilen kolesterol bunu hangi mekanizma ile oluşturmakta¬dır? Kolesterolün kandaki yoğunluğu arttığı zaman atardamarlarda depo edilir ve şekillenir, giderek “Aterom plağı” (Yağ pulu) denilen yağ depoları oluşturur. Bu plaklar büyüdüğünde, kanın geçişini engeller ve organların kanla sulanması verim¬sizlesin Kalp bu olaya özellikle duyarlıdır. Uzun yıllar boyunca, genellikle aşırı bir heyecan veya bedensel yorgunlukta göğüste duyulan şiddetli ağrıdır. Yani kalp ritmi hızlandığı için oksijen, dolayısıyla kan ihtiyacı artar. Ağrı hastanın hareketini durdurur. Buna “anjin dö puatrin” (boğak) veya “angorun” ağrılı krizi denilir. Te¬davi yapılmamışsa aterom plağı büyür. Krizler atar damar tamamen tıkanıncaya kadar giderek sıklaşır. Bu kalp krizi (infarktüs) olarak adlandırılır. Aynı zamanda bütün diğer atardamarları, özellikle beyin atardamarları, bütün bir bölge artık kanla sulanamadığı zaman felç tehlikesiyle birlikte tıkanabilir.
Kan kolesterolünü anormal derecede arttırmayan bir beslenmenin önemi böylece anlaşılmaktadır.

Anti-Kolesterol Lifler

Türk halkının beslenme alışkanlıkları kan kolesterolünün artmasını kolaylaştır¬maktadır. Ayrıca, kalp-damar hastalıkları Türkiye’deki ölüm nedenlerinin başında gelmektedir. Yani ölümlerin %40′ına yakın bir kısmını kapsamaktadır. Kan koles¬terolünün artmasını kolaylaştıran başlıca iki düzensizlik vardır:
Bir taraftan hayvansal yağların aşırı tüketimi: Et, şarküteri, yumurta, tereyağ ve diğer yağlı süt ürünleri.
Diğer taraftan, liften zengin besinlerin az miktarda tüketimi.

Liften zengin besinler, yani tahıl, baklagiller, meyve ve sebzelerin çift etkili anti-kolesterol etkileri vardır.
Birinci etkisi, bu besinlerin doğasına bağlıdır. Gerçekten onların büyük bir kısmı yağdan çok fakirdir ve hatta yağ içerseler bile bu yağ bitkisel kaynaklı olup hay¬vansal yağlara zıt bir etki gösterirler ve kan kolesterolünü azaltırlar.

Liften zengin besinlerin ikinci anti-kolesterol etkisi bizzat liflerin kendisine bağlıdır. Gerçekten çok sayıda deneylerle gösterilmiştir ki, bazı lifler, özellikle meyvelerin pektini, selüloz veya müsilajlar kan kolesterolünü azaltırlar. Bu azalmanın meka¬nizması henüz tam olarak bilinmemektedir.

Bazı araştırıcılar kolesterolün liflerin gözeneklerinde tutulduğu ve böylece emilen kolesterol miktarını azalttıklarını düşünmektedirler, bazıları da anti-kolesterol lifle¬rin gözeneklerinde tutulduğunu ve böylece emilen kolesterol miktarını azalttıkları¬nı düşünmektedirler. Bazıları da anti-kolesterol etkinin, lifler tarafından safra tuzla¬rının soğurmasına bağlı olduğunu kabul ederler. Gerçekten organizma safra tuzla¬rını üretmek için kolesterolü kullanır. Eğer safra tuzlan lifler tarafından tutulursa, onu diğer maddelerden üretmek için kolesterolü harcamahdır.

Lifler kolesterol metabolizmasında etkisi olan oligo-elementlerin (seyrek unsurların) emilmesinde de bir değişikliğe neden olur. Aynı zamanda, onu ileride göreceğimiz gibi liflerin onların özüştürümü (metabolizması) üzerine önemli bir etkisi olarak, pankreasdan salgılanan insülin ve glusid özüştürümü ile ilişkisi vardır.

Gerçekten liflerin oluşturduğu kolesterol azalması, şüphesiz az çok karışık farklı mekanizmaların etkileşmesine bağlıdır. Bu konuda bilgimizin az olduğunu itiraf etmek gerekir ve bütün klinik gözlemleri açıklamak mümkün değildir. Fakat tek¬rarlanması gereken ve şüphe götürmeyen bir konu vardır ki o da liften zengin bir beslenmenin önemli anti-kolesterol etkisi olduğudur.

Kalin Bagirsak Hastaliklari ve Diski

Kalınbağırsak ve Dışkı Oluşumu

Gazlı sindirim hastalığının tedavisi için en iyi yol doğal yöntemlerle böylesi bir hastalığın oluşma olasılığını azaltmaktır. Doğal yöntemlerin etkisini anlayabilmek için bu bölümde kalınbağırsak ve dışkının oluşması ele alınmıştır.

Kalın Barsak Görevleri

Kalınbağırsak, hergün incebağırsaktan (ileumdan) pH=8 (kalevi) olan 1500 mi. ci­varında izotonik (eşgeçişmel) sıvı alır. Bunun günde 1300-1400 mi.’si esas olarak körbağırsaktan su ve tuz şeklinde emilir. Osmolarite (geçişlilik) değişmez. Zira sodyum ve klor emilimi, potasyum ve bikarbonat salgısıyla dengelenir

En yüksek emilme miktarı kuramsal olarak 24 saatte 5 lt.’dir. Buradan çıkan sonuç şudur ki, incebağırsağı terk eden bu miktarın üzerindeki her hacim ishale neden olur

Kalınbağırsağın mikroorganizmaları (109-10u/ml.) sayıda anaerobi -oksijensiz yaşayan-bakterileri, sindirim enzimleri ile sindirilemeyen (bitkisel selüloz ve hemiselüloz, protein artıkları gibi) organik maddeleri sindirirler.

Bakteriler tarafından üretilen amonyak ve uçucu yağ asitleri dışındaki besleyici maddeler kalınbağırsaktan emilmez.

Kalınbağırsak geçiş zamanı 24-28 saat arasındadır.

Dışkının Bileşimi ve kalın bağırsak ülseri

Batıda kullanılan beslenme rejimine göre, günde çıkarılan dışkı miktarı 150 gr., buna karşın bitkiden zengin bir beslenmede ise dışkı ağırlığı günde 250-300 gram­dır. Dışkının %75-80′i sudan %20-25′i katı maddelerden oluşur.

Kalınbağırsak sendromu ve tembelliği

Ülkemizde ise erişkinlerin günlük dışkı ağırlığının ortalama 206 gr. olduğu belir­lenmiştir (Prof. Hamdi Aktan, Prof. Ali Özden) Kentlerde daha az olan ortalama günlük (126,4 gr.) dışkı ağırlığı kırsal bölgede (167,1 gr.) daha fazla olup-kuru dışkı ağırlığı bakımından kıyaslanınca 2 kat fazla bulunmuştur

Katı maddeler muküs (sümüksel salgı), dökülen hücreler, sindirim borusunun üst kısmındaki bozulmamış enzim salgıları, ileumdaki emilimden kaçmış yağ ve pro­tein ve özellikle kuru dışkı ağırlığının %14′ünü teşkil eden bakterilerden (çöpüklerden) ibarettir.


Dışkı yağlan ağızdan alman miktarın %5′i (bir günde en fazla 6 gr.) kadardır.
Dışkı azotu 24 saatte 1 -2 gr. arasındadır.

Aynı zamanda, sol kalınbağırsaktaki kokuşma biteyinin ürettiği amonyak ve sağ kalınbağırsaktaki mayalanma biteyinin ürettiği organik asitler de vardır.

Tiroid Hastaliklari

Tiroid Hastalıkları

Tiroid bezi boyunda, trakeanın önünde, tiroid ve krikoid kıkırdağınüstünde yer almıştır veikilobu vardır.Bu iki lobu isthmus adı verilen oluşum birleştirerek beze H görünümü verir.Mikroskobik olarak tiroid bezi,folikül adı verilen keseciklerden oluşmuştur.Tiroid bezi,hayatın devamıiçin mutlaka gerekli birorgan değildir fakat yoluğunda zihin ve beden çalışması yavaşlar, çocuklarda zeka geriliği ve cücelik oluşur.

Tiroid bezinden salgılanan hormonlar vücudun tüm metabolizma hızını etkiler
Bezin hormon yapabilmesi için iyoda gereksinimi vardır.Tiroid hormonlannırı yapılabilmesi için günde yaklaşık 100ugr iyotun alınması gereklidir. Günlük iyot alımı bu miktarın altına düştüğü zaman tiroid bezi hormon yapımında zorlanmaya başlar ve iyot eksikliğine bağlı guatrın gelişimi kolaylaşır. Tiroid bezinin ihtiyacı olan iyot, su ve besinlerle alınır.Bunun yanısıra vücutta tiroid hormonlanmn deiodinasyonu sonucu ortaya çıkan iyot da bir başka kaynaktır. İyot kana geçtikten sonra tiroid, böbrek, gastrointestinal sistem ve tükürük bezleri tarafından tutulur.Ancak gastrointestinal sisteme geçen iyot tekrar absorbe olur.Böylece kanda dolaşan iyotun iki organ tarafından tutulduğu anlaşılır.İyot böbrekler tarafından vücuttan uzaklaştırılır; tir o id tarafından tutulan iyot ise hormon sentezinde kullanılır.İyot,plazmadan tiroid hücresine aktif transportla geçer. (Tiroid Hastalıkları ppt)

Tiroid bezinin hormon salgılanması ön hipofizden salgılanan TSH(tiroid stimüle edici hormon) tarafından kontrol edilir.Tiroid hastalıkları ya tiroid bezinin büyümesinden ya da hormon yapımındaki bozukluktan kaynaklanmaktadır. Tiroid hastalıkları şöyle sınıflandırılabilir:
A)Tiroid Büyümeleri
Basit Guatr
Tiroiditler
Tiroid Tümörleri
B)Tiroid Hormonunun Yapısındaki Bozukluklar
Tiroid hormonunun az yapılması(Hipotiroidism)
Tiroid hormonunun fazla yapılması(Hipertiroidism)

A) Tiroid Büyümesi ve tiroid bezi hastalıkları

Basit Guatr

Tiroid bezinin hormon sentez edebilmek için iyoda ihtiyacı vardır. Eğer kişi diyetle yeterli iyot almazsa veya tiroid hormonu yapımı herhangi bir nedenle baskılanırsa tiroid bezi hormon eksikliğini kompanze etmek için büyür.Bezin büyümesinin nedeni hipofizden TSH sekresyonunun artmasıdır. Artan TSH’a yanıt olarak bez o kadar büyür ki boyundaki yapılan sıkıştırarak solunum ve yutma güçlüğüne neden olabilir.

Basit Guatrın iki şekli vardır: 1 .Endemik Guatr 2.Sporadik Guatr Endemik guatr,belli coğrafî bölgelerde tuz ve suda iyot azlığı nedeniyle görülür. Sporadik guatr »belli bir bölgeye özgü değildir.Başlıca nedenleri şunlardır: 1. Genetik defektlerin neden olduğu bozuk iyot metabolizması 2.Çok miktarda guatrojen hormon alınması 3. Guatroj en ilaçların alınması Belirti ve BulgulanBazen boyunda tipik bir kitle olarak görülür.Hasta aynı zamanda solunum güçlüğü duyabilir.Hasta coğrafi bölge olarak guatrın sık görüldüğü bir yerde oturuyor olabilir veya fazla miktarda guatrojen madde almış olabilir.Hipotiroidi bulgularının’gelişmesi enderdir çünkü tiroid bezi normal düzeyde hormon salgılayacak kadar büyümüştür. (tiroid fırtınası)
Tedavi ve Hemşire,Bakjmı:Tedavide amaç tiroid bezinin daha fazla büyümesini engellemek ve küçülmesini sağlamaktır.Eğer büyüme iyot eksikliğine bağlı ise iyit veya tiroid hormonu verilir.Tiroid preparatlan verilirken hasta tirotoksikoz yönünden izlenmelidir.

Tiroiditler ve tiroid bezinin çalışmaması

Tiroidin inflamasyonu demektir. Üç şekli vardır:

Akut süpüratif tiroidit,tiroid bezinin bakteriyal iltihabıdır.Uygun antibıotik ve cerrahi drenaj ile düzeltilebilir.

Subakut granülomatöz tiroidit,etkenin virüsler olduğuna inanılmaktadır. Viral veya streptokokal bir infeksiyonun ardından oluşur.Ateş,boyun ağrısı,halsizlik,iştahsızlık belirti ve bulgularıdır.Tiroid fonksiyonları olağandır.Bazen geçiciolarak hipo/hipertiroidi olabilir.Tedavide hafif vakalarda istirahat, sıvı, salisilat tedavisi uygulanır.

Kronik tiroidit,en sık görülen tiroidit şeklidir.Kadınlarda erkeklere oranla daha sık görülür ve özellikle menapozda sık izlenmektedir. Semptomları,ağrısız büyüme,solunum güçlüğü ve disfajidir.Tedavi için hastalara tiroid hormonu verilerek hipertiroidi önlenir.Aynı zamanda TSH baskılanır. Enflamasyojcu önlemek için kortikostreoidler verilir.Zorunlu olmdıkça cerrahiye başvurulmaz.

Tiroid tümörleri ve tiroid anatomisi

Tiroidin benign adenomlan ve tümörleri tiroid bezinde büyümeye yol açarlar.Tiroidin malign tümörleri ise daha çok 40-60 yaş arasındaki kişilerde görülür.Kadınlarda daha sık izlenir.Baş ve boyuna yüksek dozda radyasyon uygulanmış kişilerde gelişme sıklığı daha fazladır.
Tiroid kanserlerinin majör belirtisi,tiroid bezinde ağrısız ve sert bir kitle, ortaya çıkmasıdır.Nodül hızla büyür.Hastalık,solunum güçlüğü ve disfajiye neden olur.Tedavisi genelde cerrahidir.

Powered by Yahoo! Answers