Kalinbagirsak Divertikulozu Nedir

Kalınbağırsak Divertikülozu (Çıkmazlığı)

Kalınbağırsak divertikülozu daha çok Batı toplumunda rastlanan bir hastalık olup sıklığı giderek artmaktadır. 50 yaşın üstündeki bireylerin %20’sinden fazlasında bu hastalık vardır. 8. Dekatda en yüksek seviyeye (%50) ulaşır. 40 yaşın altında daha seyrek görülür. ABD’de 30 milyon divertiküllü (çıkmazlı) hasta bulunduğu hesap­lanmıştır (Toplumun %12’si). Bu rakama yılda 1-114 milyon yeni olgu ilave ol­maktadır. Her yıl hastaneye yatan olguların 200.000′inin esas yatış nedenini divertikül (çıkmaz) hastalığı oluşturmaktadır. Yıldaki 2000 ölüm olgusunun nedeni had divertikül hastalığıdır. Buna karşın, Afrika, Asya ve Güney Amerika’nın bir bölümünde daha seyrek ve hatta daha nadirdir. Kabızlıkta olduğu gibi erkeklere nazaran kadınlarda daha fazladır.

Türkiye’de kalınbağırsak filmi üzerinden yapılan bir çalışmada, divertikülozun sık­lığı, 3300 incelemede %2+1/2 olarak bulunmuştur [Aktan, özden]. Gerçek sıklığın belirlenmesi için tüm toplumun lavmanlı baryum ile tetkiki veya nekropsisi (ölü bakısı) gerekir.

İlginçtir ki, son yıllarda kentlerde yaşayan, eskisine göre daha az dışkı çıkaran, da­ha uzun bağırsak geçiş zamanı ve genellikle düşük sigmoid içi bağırsak basıncına sahip olanlarda, kırsal kesimde az görülen divertikül hastalık sıklığının artmakta olduğu bildirilmiştir.

Divertiküloz, kalınbağırsağı çevreleyen kasların arasından, bağırsak mukozasının fıtık olması demektir. Bu fıtık veya divertiküller, kalınbağırsak cidar direncinin daha zayıf olduğu, yani damardan zengin bölgeler hizasında (atardamarların girdiği ve toplardamarların çıktığı bölgeler) oluşurlar. Fakat bu damarlaşma sistemi ile kalın­bağırsak cidarındaki bu doğal zayıflık, sadece kas içi fıtık teşekkülü ile açıklanamaz. Bu divertiküller in oluşumu sadece yaşlanmaya bağlı bir olay değildir. Diğer et­kenler de araya girer ve özellikle kalınbağırsak içindeki olağanüstü basınç artışı da önemli bir etkendir. Burada süreğen kabızlığın da rolü vardır. Dışkılamadaki ıkınma kalınbağırsak içindeki basıncın artmasına neden olur. Bu suretle mukoza (sümük doku) kaslara karşı itilir ve yıllar boyunca devam eden bu olay sonucunda mukoza, kasların en zayıf bulduğu bölgelerinden dışarı çıkar.

Divertiküller kalınbağırsağın bilhassa basıncın en yüksek olduğu bölümlerinde oluşur. Böylece divertiküller dışkılama mekanizmasında geniş rolü olan sigmoid bağır­sakta çok daha fazla sayıda gözlenir. Kalınbağırsağın ilk bölümü veya çıkan kalın­bağırsak bölümü, daha uzakta olup, basınç artmalarına daha az maruzdur. Bu ne­denle bu kısımlarda oldukça az sayıda divertikül oluşur.

Fakat kalınbağırsak basıncının artması sadece dışkılamadaki ıkınmaya bağlı değildir. Dışkı kapsamının hacmi çok küçük olduğunda (liften eksik beslenme) kalınbağırsak kasları bu küçük hacimli dışkıyı ilerletebilmek için daha fazla kasılmaya mecbur kalırlar. Bu sorundan daha önce bahsetmiştik. Fakat bu kasılmaların artması spazmların oluşmasına neden olur. Bu işlevsel spazmodik (kasınmalı) kabızlıktır.

O zaman dışkı engellenir ve kalınbağırsak içi basıncı artar. Bu durumda kalınbağır­sak cidarında genişlemeye meyil ve zayıflık başlar. Bu fazla basınç nöbetlerinin çoğalması, kalınbağırsak cidarında şekil bozukluğuna ve divertikül oluşmasına neden olur.

Mutad olarak, divertiküloz tamamen sessiz bir hastalık olup ne ağır ve ne de özel diğer belirtiler gösterir. Sıklıkla inatçı bir kabızlık gibi bir diğer hastalık için kalın­bağırsağın tetkiki esnasında keşfedilir. Bazen de divertiküllerin çok özel teşekkül tarz ve şekli, hastalığı aniden ortaya koyan iki çeşit ihtilatla kendini gösterir:

Had divertikülit (çıkmazca). Kalınbağırsak kanaması.

Atonik Kabizlik ve Kalinbagirsak Stazi

Atonik (Gerimsiz) İşlevsel Kabızlık (Kalınbağırsak Stazı)

Atonik kabızlık nedir, Bir taraftan güncel beslenme bozuklukları; şişmanlığın ilave iki etkeni olan şeker ve yağdan çok zengin, fakat liften yoksun beslenme.

Diğer taraftan, kas gücü istemeyen modern toplumun yaşam tarzı sonucudur.

Günlük yaşamımız giderek daha fazla oturgan şekle dönüşmektedir. Bazıları her pazar sabahı yarım saat el-kol hareketi veya 1 saat bisikletle gezintinin bu genel hareket azlığını telafi edebileceğini düşünebilirler. Fakat bu küçük eylemsel hare­ketlerin, geçmiş asırlar boyunca süren, insanların günlük fizik aktivitesini düzelte­bilmesi olası değildir; kas gücü ve gerginliğini elde etmek için gerekli olan çalışmaya göre çok yetersiz kalır. Beslenme bozukluklarıyla birlikte, hareket eylemlerindeki eksiklik, genel olarak, oldukça sakin bireylerde kalça ve özellikle karın kaslarında genel bir gerginlik azalması (hipotonosite) oluşturur.

Buna paralel olarak, yağ depoları artar ve bunlar özellikle kas lifleri tarafından kullanılmamış yerleri işgal ederler. Gerginlik azalması, aynı zamanda bağırsak ge­çişinin yavaşlamasına neden olan kalınbağırsak kaslarında da görülür. Böylece bir şişmanlığın gelişimi, dışkılamaya iştirak eden kasların hipotonositesi ve kalınbağırsak kaslarının hipotonositesi, atonik işlevsel kabızlığın belirgin tablosunu oluşturur. Bu kabızlık az ağrılı veya ağrısız olup genel olarak çok iyi dayanılır. Bazen de migren veya bulantı, olağandışı yorgunluk gibi bazı ilave belirtiler gösterebilir.

Spazmodik (Kasınmalı) İşlevsel Kabızlık

Kasınmak işlevsel kabızlık esas olarak, oldukça faal, sinirli ve sıklıkla kaygılı ki­şilerde görülür; genel olarak zayıf ve uzun boyludurlar. Bağırsak geçiş bozukluğu, kalınbağırsak kaslarının hareket faaliyetindeki artmaya bağlıdır. Gerçekten kasla­rın, kalınbağırsağı çevreleyen halka şeklindeki çok önemli kasılması dışkının geçi­şini engeller ve dışkı kasılmanın yukarısında birikerek, kalınbağırsağı genişletip, az çok devamlı ve hassas bir karın sıkıntısı yaratır. Bazen kasılmalar özellikle yoğundur ve şiddetli ağrı nöbetleri oluşturur. Bu nöbetler kalınbağırsağı tahriş eden çok bol gıda ve çok zengin yemekler kadar heyecan, ruhsal gerginlik, soğuk tarafından da uyarılabilir. Ağrıların şiddeti ve niteliği çok değişken olabilir ve hatta (apandisit, karaciğer ve mide hastalığı gibi) bir başka hastalığı taklit edebilir.

En belirgin nöbetlerde ağrı, sabahları veya gecenin ikinci yarısında başlar. Kalça ve karnın sol yarısında yerleşen yanma veya kasılmalar şeklinde belirir. Nöbetlerde hasta dışkılama için çok büyük gayret sarfeder. Bazen beraberinde sıvısal bir salgının bulunduğu bilye büyüklüğünde sert dışkı parçaları çıkarılır. Az da olsa bu tarzdaki dışkılama, ağrıyı hafifletir. Fakat dışkılama gayretiyle birlikte olan bu nöbetler çok yorucudur ve hasta kendisini ekseriya ruhsal ve bedensel olarak tükenmiş hisseder. Ağrılı nöbet dönemleri önce birkaç gün ara ile birbirini takip eder. Sonra birkaç ay esnasında durulur. Ağrı ya tamamen yok olur veya sıklıkla görüldüğü gibi, az çok sabit ve yaygın bir karın sancısı şeklinde sürer.

Böylece çok yaygın bir inanışa rağmen, süregelen kabızlıklar daima bir bağırsak tembelliğine bağlı olmayıp bilakis kalınbağırsak kaslarının fazla çalışması sonucu olabilir. Bundan başka oldukça özel ruhsal bir yapı, bu fazla çalışma, sıklıkla bir­likte bulunan iki esas etken ile harekete geçirilebilir:

Beslenme liften yoksun olduğunda, dışkının hacmi az olacak ve kalınbağırsak kasları bu az hacimli dışkıyı ilerletebilmek için kasılma güçlerini arttırmaya zorlanacak ve spazm şeklinde kasılmalara dönüşebilecektir.

Zararlı yumuşatıcıların yanlış kullanımı da çok sık gözlenen bir etkendir. Onların etkisi kalınbağırsak cidarına gerçekten zarar vericidir. Seyahat gibi nedenlerle görülen geçici kabızlıklarda yumuşatıcı kullanımı süreğen kasılımlı kabızlıklara neden olabilir. Hatta yumuşatıcılar, kasılmalı bir ka­bızlığı gerimsiz bir kabızlığa çevirebilir. Aslında yumuşatıcı kullanım bir alışkanlığı liften yoksun bir beslenmeye bağlıdır. Kabızlığın oluşturduğu endişe ile beslenmelerinin daha düzenli olması yerine, bazıları muntazam dışkılamak amacı ile günlük yumuşatıcı kullanırlar. Halbuki gerçekte lif alımını arttırmak yeterli olacaktır.

Sosyal Baskıların Etkisi

Beslenme düzensizliği kabızlığın temel nedenidir denilebilir. Her toplumun kendine özel beslenme alışkanlıkları olduğuna göre toplumsal bir baskı söz konusudur. Fakat diğer sosyal baskılar da özel bir kabızlık {Rektal boşaltım bozukluğu kabızlıkları) şekli yaratabilir. Rektal dişezi denilen bu durumda boşaltım refleksi işlevinde bir eksiklik söz konusudur.

Bu kötü dışkılama işlevinin iki esas nedeni vardır:
Yaşamın ilk yıllarında ebeveyn tarafından zorla kabul ettirilmiş baskılar.
Toplumsal yaşayışın zorladığı baskılar.

Çocukluk Çağının Baskıları

Annelerin çoğu bebeklerinin temizliğinde çok titizdirler. Fakat bazı anneler de be­beğin eğitiminde erkencidirler. Onlar, dışkının denetimli boşalmasını sağlayan tepke işlevini oldukça zorlayıcı ve çok vakitsiz bir eğitimi çocuklarına zorla yaptırmaya kalkarlar. Böylece anneler altları temiz kaldıkça bebeklerini kutlar ve onunla oyna­yarak veya gülücükler yollayarak memnuniyetini gösterir. Ayrıca anne, kalınbağır­sağını düzenli olarak boşaltmasının sağlığı için gerekli olduğu kavramıyla, çoğu zaman bebeğini lazımlıklı oturakta oturtmayı tercih eder. Annenin bu hem çok ciddi ve hem de çok dikkatli tutumu bebeğin iki tepkisine yol açar:

İlk şekil- annenin çocuğunu mümkün olan en büyük çabuklukla temiz görme arzusunun sonucudur. Böylece bebek çok erken olarak kendini tutmasını ve tepkelerini gereksiz yere denetlemeyi öğrenir. Bunu takiben ergenlik ve sonra da yetişkin çağda kendini tutma alışkanlığını muhafaza etme tehlikesi vardır. O zaman ancak çok düzensiz olarak dışkılamaya gidecektir.

İkinci şekil- dışkının gelişini sabırsızlıkla bekleyen annenin endişeli bakışları altında oturakta uzun süre kalan bebeklerde gözlenen tepkidir. Bunu takiben günde en az 1-2 defa dışkılama yapma tutkusunun gelişmesi tehlikesi vardır. Bu nedenle ergenlikteki bireylerin çoğu bağırsaklarının boşalmadığı bir günü geçirmeme kaygısıyla yumuşatıcı kullanmaya başlarlar. Fakat bu yumuşatı­cılar kalınbağırsağı tahriş eder ve bir hastalığın ortaya çıkmasına neden olur.

Toplumsal Yaşamın Zorlukları

Dışkılama mekanizması daha önce açıklanmıştır. Dışkının ilk devrede sigmoid ba­ğırsak tarafından rektuma doğru itildiğini anımsayalım. Doğal olarak dışkılama hissi derhal uyanır. Bu da rektum cidarı bir basınca maruz kaldığında harekete geçen duyargaların varlığına bağlıdır. Bunu takiben bir dizi refleks (tepke), dışkının çıka­rılmasına kadar çalışmaya başlar. Bazen bu tepkeler istemli olarak engellenebilir. Bu durumda dışkılama ihtiyacı giderek kaybolur. Zira çok sık olarak uyandırılmış almaçlar artık harekete geçemezler; böylece dışkının varlığıyla oluşan basınca uyum gösterirler ve artık hiçbir duyulanma olmaz. Ayrıca organizmanın bütün duyu al­maçları için aynı uyum olayı mevcuttur. Örneğin bir yara da başlangıçta çok ağrı yapar. Fakat sonra ağrı azalır. Zira ağrıya duyarlı almaçların tepkisi giderek söner ve kaybolur. Hatta el bileğine bir saat takıldığı zaman bir müddet için bu saat his-sedilirse de, sonradan artık hiç bir algılama olmaz. Böylece duyu almaçları artık iş görmezler.

Böylece dışkı rektuma ulaştığında, ancak kısa bir süre için dışkılama hissi uyandırır. Şayet dışkılama yerine getirilmemişse bu ihtiyaç hissi kaybolur. O zaman sigmoid bağırsağı, almaçları tekrar uyarmak için rektum üzerine uyguladığı basıncı arttırır. Fakat tepke mekanizma engellenmeye devam edilirse, yani kişi dışkılamamak için kendini tutuyorsa, o zaman bir miktar dışkı sigmoid bağırsak içine geri yollanır ve birkaç saat için hiçbir yeni dışkılama ihtiyacı uyanmaz.

Niçin birçok kimse dışkılama arzusunu hemen yerine getirmez de dışkılamaya git­tiği esnada daima onu erteler?

Bu durum, doğrudan toplumsal yaşayışın zorluklarına bağlıdır. En doğal ve en ba­sit ihtiyaçlarını ihmal ederek daima gergindirler veya utançlarından, toplantıları ve hatta bürolarını terk etmeye cesaret edemezler. Daha sık olarak temizlik ve sağlık korkusu ile evlerinin dışındaki tuvaletleri kullanmak istemezler.

Fakat sebebi ne olursa olsun sonuç aynıdır. Haftada ancak 2-3 defa dışkılamaya giderler. Gerçekten esas sorunu ortaya koyan bizzat bu düzensizlik değil, fakat daha çok almaçların uyarılara cevap vermemesidir.

Almaçların cevapsız kalan tekrarlanmış uyarıları sonucu yıllar sonra bu almaçların hassasiyetinde önce azalmaya, giderek devamlı olarak zayıflamalarına ve nihayet artık hiçbir cevap vermemelerine neden olur. Böylece kabızlığın tipik bir tablosu “Rektal dişezi” teşekkül eder. Yani kalınbağırsağın işlevi olağandır ve dışkıyı rek­tuma kadar taşır. Fakat hiçbir dışkılama ihtiyacı hissi uyanmaz. Bu bozukluk sonucu kişi, artık çok nadiren dışkılamaya gider. Zira artık çok ender ve zayıf olarak bu ihtiyacı hisseder. Bu husus kişiyi endişelendirir ve tahriş edici yumuşatıcıları kul­lanmasına yol açar. Fakat bu davranış kalınbağırsağın iç cidarına zarar vererek, rektal duyu bozukluğu oluşturup durumu daha da zorlaştırır.

Kalinbagirsak Kanseri ve Ameliyati

Kalınbağırsak Kanseri ve Ameliyatı

Adenomatöz (bezelursal) kalınbağırsak polipti (sarkancah) (kansere yatkın sarkanca) insanlar, aşırı miktarda “deoksikolat” yapma veya emme eğilimindedirler. Deoksi-kolat, bakterilerin parçaladığı esas safra tuzudur ve değiştirme veya kanser yapma gizil gücü vardır. Deoksikolatın emilimi, bağırsak geçiş hızına duyarlı olduğu için, kepek ve geçişi hızlandıran diğer maddeler kalınbağırsak kanseri tehlikesini azaltı­lırlar

Ailesel kalınbağırsak adenomatöz polipozisi (bezelursal sarkancah) olan hastalara kolektomi (hastalıklı kalınbağırsağın kesilip çıkarılması) ve fileo-rektal anastomoz (ileum-rektum ağızlaştınlması) yapıldığında, adenomatöz polipler rektumda tekrar­lama ve kötücülleşme eğilimindedirler. Böyle hastalara kepekli tahıl ürünleri veri­lerek günlük lif alımları iki katına çıkarılmış ve 4 yıl süreyle düzenli sigmoidoskopi ile izlendiklerinde, denetim grubuna göre rektal polip sayısının azaldığı gözlen­miştir. Bu yüzden kepeğin kansere karşı etkisi konusunda etkili olduğu gösteril­miştir.

Laktuloz tedavisinin bu tür poliplerin tekrarlanmasını yavaşlattığı da gösterilmiştir. Laktuloz, yalnızca bir yumuşatıcı değil, aynı zamanda mayalanabilen karbonhidrat benzeri yapay bir şekerdir.

Kalın barsak kanseri

Eğer, lifler kansere karşı etkilerini, kısa zincirli yağ asitlerine mayalanarak gösteri -yorlarsa, kalınbağırsağa giren ve benzeri şekilde mayalanan herhangi bir karbon­hidratın da koruyucu olabileceği ileri sürülmüştür. Yenilen nişastanın oldukça büyük bir kısmı sindirilmez ve kalınbağırsağa girer. Burada hızla mayalanır ve olasılıkla bir miktar yumuşatıcı etkisi vardır. Bu yüzden kansere karşı koruyuculuk açısından nişasta da lif kadar önemlidir. Bilinmesi gereken yalnızca ne kadar nişastanın ye­nildiği değil, aynı zamanda kalınbağırsağa geçen nişastanın oranıdır ki, bu da kişiden kişiye 10 kat farklılık göstermektedir. Kalınbağırsakta polipleri olan kişilerin nişastayı sindirme konusunda alışılmadık ölçüde yetenekli oldukları ileri sürülmüştür. Eğer bu doğruysa, kanserin daha fazla nişasta ve daha az sindirilebilir nişasta şekilleri (söz­gelimi öğütülmüş un yerine pirinç gibi bütün taneler) yiyerek önlenmesi olasılığı or­taya çıkar. Nitekim genelde pirinç yiyen toplumların kalınbağırsak -rektum kanse­rine yatkınlığı, un tüketen toplumlara göre daha az görülmektedir.

Bir başka husus da; liften zengin bir diyetin çok sebze ve meyva içermesi ve bunla­rın da (A vitamini, antioksidanlar ve eser elementler gibi) kendi kanser önleyici maddelerini kapsamalarıdır. Sebzeden zengin bir diyetin kalınbağırsak-rektum kan­serinden koruduğuna ilişkin hem epidemiolojik (salgınbilimsel) hem de deneysel göstergeler vardır.

Kalınbağırsak kanserinden korunmak için, çok miktarda bitkisel gıda alıp, bunun çoğunu taze, işlem görmemiş şekilde yemelidir.

Kabızlık ve Kalinbagirsak Anasayfa

Kabızlık Hastalığı

Kabızlıkla İlgili Anatomik Bilgiler

Kalınbağırsak ve Dışkı Oluşumu

Kalınbağırsak Bakterileri ve Hastalıkları

Kalınbağırsak Kanseri ve Ameliyatı

Kalinbagirsak Bakterileri

Kalınbağırsak Bakterileri ve Hastalıkları

Yemek yerken, genellikle aerobi (hava ile yaşayan) mikropları da yutulur. Bu mik­roplar mide asidi ve safranın etkisiyle hızla yok edilir. Böylece incebağırsaktaki (ileumun üst kısmı ve jejunumda) sıvıda 1000/ml. mikrop bulunur. İleumda ise mik­rop sayısı giderek artar. Safra ve midenin etkisinden kaçarak, yaşamın ilk 2-3üncü yıllarında çok az sayıda var olabilen aerobi mikroplan da söz konusudur. Bu mik­roplar giderek ileumun son kısmı ve kalınbağırsakta yerleşir, orada çoğalırlar ve tahrip olarak, kalınbağırsakta bir taraftan niteliksel, diğer taraftan niceliksel (Tablo-1) bir mikrop dengesi (biteyi) kurarlar:
Niceliksel denge sayısal olarak şöyledir:

İleumda: 10 milyon/ml.
Körbağırsakta: 1 milyar/ml.
Sol kalınbağırsak ve dışkıda 1000 milyar.

Niteliksel denge: Kolibasil, laktobasil, klostridi, veillon biteyi, perfringens farklı bireylerde hemen, hemen sabit oranlarda bulunur. Fakat aksine genellikle onların az sayıda olduklarına inanılır. Gerçekten onlar, bakteroid (bakteri benzeri) denilen gruba nazaran 100 defa daha az sayıdadırlar. Bakteroidler ise iyi tanınmaktadır. (kalınbağırsak polipleri)

Her bireyin mikrop sayısının dengesi dikkate değerdir:
Zira öküz etinden olağandışı zengin bir rejim veya mayalanmayı arttıran laktuloz alımı veya bitkisel liflerden çok zengin bir rejimi 1 ay uyguladıktan sonra, bu mik­rop sayısının dengesi değişmemektedir. Neomycine gibi bazı antibiotiklerin alın­ması, kalınbağırsaktaki bu mikrop sayısını geçici olarak azaltabilir. Fakat hastanın tedavisi durduktan birkaç gün sonra, tedaviden önceki aynı mikrop düzeyi oluşur.

Önceden sindirilmiş ürünlerle devamlı beslenme halinde (elemanter diyet) kalınba­ğırsak mikroplarında belirgin bir azalma meydana gelir. Mikrop biteyinin terkibin­de gözlenen niteliksel değişiklikler kararsız ve çelişmelidir. (kalınbağırsak sarkması)

İsa’nın ikinci kez dünyaya döndüğüne inanan 7. gün adventisleri ilginç çalışmalara yol açmıştır. Dinleri tarafından, hayvansal ürünleri yemenin, yasak olduğu kuzey Amerikalı ve Avrupalılar söz konusudur. Bazıları çok titiz şekilde et yemeyen, yalnız sebze ve meyva yiyen vejeteryan, diğerleri de süt ve yumurta ile beslenenlerin dış­kıları karşılıklı kıyaslanmış, vejeteryan ve adventist olmayanların dışkılarına yakın bulunmuştur. Mikropların tüm miktarı bütün olgularda hemen, hemen aynıdır. Yalnızca 2 fark vardır. Adventistlerin dışkıları daha çok laktobasil ve daha az klostridium perfringens, septikum ve tersium, fusobakteri içerir. Bu değişikliklerin anlamını tayin etmek güncel olarak güçtür.

Bağırsak mikropları bazı sindirim olaylarında da etkili olmaktadır:

O Maya bakterileri, karbonhidrat artıklarını sindirerek yaşarlar. Bu artıklar 3 te­mel kaynaktan gelir:

a) İncebağırsak enzimlerden kaçan çeşitli nişastalar, diholosidler.
b) Besinsel selüloz lifleri, hemiselüloz, pektin.
c) Karbonhidratların (glusidlerin) önemli bir kısmını oluşturan muko-proteinler (%70-80).

Bakteriler şematik olarak 2 farklı devrede etki ederler:

İlki, var olan poliholosidlerin bilinen hidrolizidir (su ile çözüşme). Amilaza benzer bakteri a – glukozidazı gibi veya selülozun bir kısmını parçalayan biz­zat özellikle bakteriye ait (3 -glukozidaz söz konusudur. Diğer enzimler

Bütün bu etkilerin sonucu (glukoz, fruktoz, galaktoz, pentoz) gibi basit şekerlerdir.

Diğeri, gerçek “mayalanma”‘dır. Uçucu asitlerin üretimi {asetik, propionik, butirik asitler vs.) ve (karbondioksit, hidrojen, metan) gazlarının oluşması ile ilgilidir Karbondioksit bikarbonata bağlanır. Hidrojen ve metan gazları dolaşıma karışıp akciğerlerle atılır. Böylece solunum havasında hidro­jen tayini kalınbağırsaktaki mayalanmanın önemini anlamaya yarayabilir (Hidrojen soluma test)

Kokuşma da mayalanma gibi iki devrede oluşur:

Başlıcası proteinleri parçalayan ve amino asitleri serbestleştiren Klostridium Perfringens,dn. Sonra bakteriler amino asitlere de saldırarak onları ya amonyak ve yağ asitlerine (bu sonuncusu mayalanma yolunu takip eder) ya da karbondioksit ve bir aminden az çok toksik olan (indol, skatol, histamin v.b.) dönüştürür
© Özellikle bağırsak mukozası ile temas halinde yerleşmiş bazı bakteriler Üreaz üretirler. Bu üreaz, üre çevriminde ve son olarak amino asitlerin bireşiminde ö-nemli rol oynar. (kalın bağırsak polip)

Hergün organizmanın çeşitli bölgelerinde oluşan protein parçalanması 20-25 gr. üre oluşumu ile sonuçlanır ve bunun da 13-18 gramı hergün idrarla atılır. Geri ka­lan 7 gr. ise bağırsak cidarından özellikle kalınbağırsaktan emilir.

Bakteri üreazı üreyi karbondioksit ve amonyağa parçalar. Şayet kalınbağırsağın pH’ı uygunsa amonyak kalınbağırsak mukozasından geri emilerek karaciğere gelir ve amino asit yapımında ve bu aminoasitler de protein oluşumunda kullanılır.

O Bazı bakteriler de safra içeriğine etki ederek, bilirubinin sterkobiline dönüşme­sini sağlarlar. Kalınbağırsak kanserinin oluşumunda safra asitlerinin bazı parçala­ma ürünlerinin olası rolü hakkındaki çalışmalar ilginçtir. Gerçekten kalınbağırsak kanseri varlığı ikincil safra asitlerinin, özellikle kanser yaptığı bilinen bir türevinin dışkı ile fazla atılımı arasında oldukça yakın bir ilişki var gibi görünmektedir. Oysa bu türev, kalınbağırsak kanserli hastaların dışkılarında bulunan ancak, çok özel bir bakteri olan Klostridium’un doğrudan sorumluluğu altında meydana gelebilmekte­dir

Powered by Yahoo! Answers